İnsan tarlasına barış ekmek, umudu ve yarınları yeşertmek

 İnsan tarlasına barış ekmek, umudu ve yarınları yeşertmek

[ad_1]

O günlerde henüz yeni doğmuştu oğlum ve bölünmüş bir coğrafyaya düşmüştü gülüşü…
Yine de yüreklerimizi bölememişti, coğrafyayı ayıran çizgi…
Gençtik…

Meydanlarda şarkılar söyler, platform üzerinde göğe çığlıklar üfürürdük.
Babam hayattaydı.

“Onca gün esir kaldım, sonrasında yaşadığımız esareti yaşamadım” derdi…
Sokaklar dilsizleşmişti O’nun için…
Uzaktı yakınlar…

“Evlatları” için buluşurdu insanlar meydanda…
İnsan tarlasına bakar, barış eker, ağlardık…
Hepsi hepsi dünyayla buluşmaktı derdimiz…
Uzanmak ve dokunmak, bir başkasının sırtına basmadan, eğilmeden bir başkasının önünde…

Kendi kültürümüzle, kimliğimizle, irademizle, nefesimize başarabilmek bunu…
Kendi ülkemizi kendimiz yönetmek, haysiyetle…

Yarınsızlık boğucuydu…
Işıksızdı gelecek ve gençler, başlarında zeytinden taçlarla yürürdü.
“Askersiz bir ülke” özlerdi.
Avrupa’ya açılacakları bir ülke…
Kıbrıs’ın adıyla…
Kendi toplumsal kimlikleriyle…
Kendi heyecanlarıyla…

Barış ateşlerinden kordu avuçlarımız…
Yıllar öylece geçti…

Yirmisinde oğlum şimdi…
Güneyde okudu, tek bir gün, tek bir an, bu adanın yarısını sevmedi.
Tek bir gün, tek bir an, bu ülkenin “yarım” olduğu bize öğretilmedi.

Babamı isyanlarıyla toprağa verdik.
O kadar çok hayat kayboldu ki gözlerimizin önünden, o kadar çok düş…
Sesleri kaldı köpüklerinde mavinin, başak tarlalarında, ne varsa iyi ve aydınlık buralarda, o ışığın arasında…
Sesleri kaldı, isyanları, izleri, her güvercine barış deyişleri, her barikata tuzak, her seçime yalan…

Çoğumuzun saçlarına ak düştü, çizgiler yoğunlaştı alınlarımızda…
Savaş bitti, göç bitti, demişlerdi, bitmemişti göçmenlik… Ateşi kesmişlerdi, barış gelmemişti. Öyle bir düzen kurulmuştu ki kahırdı fazlası, hileydi…

Yarılmış bir ülkemiz var, yaralı bir ülkemiz. Çok bayraklı, çok simgeli, çok nutuklu, çok barikatlı bir yer ve yarım.
Kıbrıslı Türkler, yarım…
İyice sıkışmış arada…
Ya ‘Türk’ olacaksınız ya ‘Rum’…
Kıbrıslı olmak yasaklamış adeta…
Yurt sevgisi ve ya yurttaşlık bilinci değil ‘milli’ kimliğe boğulmuş gelecek.

“Onca mühimmat ve kolordu arasında kayboluyoruz. Ne yana dönsek, ötesine yürümek yasak. Savaş mağduru kentlerin enkazı içinde yarım kalmış merdivenler gibiyiz. Basamaklar boşluğa çıkıyor. Gidecek yerimiz yok. Bir ülkemiz var, bir ülkemiz yok. Coğrafya ve tarih bunu hazmetmiyor. Her yer, hiçbir yere dönüşüyor giderek…”
Başlarında zeytin taçlarıyla meydana koşan gençler büyüdü, olgunlaştı.
Çocukları oldu çoğunun…
O çocukları için hayalleri var şimdi, tıpkı, ana babalarının, kendilerine hayalleri gibi…
Çirkef yatağına dönüştü bu güzel ülke…

İtaat etmekten yorulduk.
Talimattan…
Yalvar yakar yaşamaktan…
Uzaktan izlemekten hep…
Yeni siyaset diyerek belirsizliğe sürüklenmekten ve görünmezliğe iyice…
İlhak geziniyor şimdi her yerde…
Yorulduk…
Yine de yılmadık asla…

Birileri hıncı, düşmanlığı, nefreti anlatıyor ve bölünmeyi… Barışı, işbirliğini, kardeşliği, birlikte bir geleceği istiyoruz biz… Yurdumuzun hepsini, bütününü seviyoruz, o nedenle Federal Kıbrıs istiyoruz.
İyi düşlerimiz var… İyileştiren ve bütünleyen düşlerimiz… O nedenle vazgeçmeyeceğiz ve biz kazanacağız, eninde sonunda…

Hani şairin sözüyle, eğer hak haksızlıktan yüce, sevgi nefretten üstün, aydınlık karanlıktan güçlüyse… Çaresi yok usta… Biz kazanacağız…

Yine çocuklarının elinden tutacak, yeni ana babalar, yine meydanlara yürüyecek… Kimseler ezemeyecek hayallerini…
“Hüzünlerimizi gömdük
Barışa büyüyecek umutlar.
Gelecek güzel günlere doğru
Koşacak çocuklar…”

O güzel günlerde yeni doğacak bir evlat gibi yeşerecek barış…

 

Bu yazı toplam 333 defa okunmuştur.

[ad_2]

Bu Yazı İçin Ne Düşünüyorsun?

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın